11/4/2008 · Kategori: Roman_Hikaye_Oyku_Tiyatro

İçeride insanlıktan çıkmış üç dört kişi vardı.

Simsiyah olmuşlar. Üstlerinden çakal sürüsü geçmiş, bitmiş tükenmiş can veriyor gibiler. Sıcaktan insanın dalağı pişiyor. Güneşin kaçak olarak bile içeri sızamayacağı izbe bir mekan.

1960'lar dan kalma bir döküm atölyesi. Defalarca duyduğum, her seferinde Allah'ım ne olur beni seviyorsan bir daha duymak istemiyorum dediğim konuşma yine başlamıştı.

'' Eti senin kemiği benim hayırlı olsun şımarma lan tamam mı, iyi çalış para kazan, kırarım kemiklerini ''

Uzaktan bir akraba tarafından yine köhne bir mekana teslim edilmiş ucuza kapatılmıştım. Çocuk işçiydim. İçi tiner dolu bir kova. Elimde bir bez paslı demirleri çoktan silmeye başlamıştım. İki gün önce ilk okul beşi bitirmiş tatile girmiştik. Yaz tatilimi geçireceğim mekan belli olmuştu artık.

Benzinle tiner banyosu yapacak,demirden toplarım olacaktı. Büyük alev kazanlarına goller atacaktım. Yarım ekmek arası jiletle kesilmiş kaşar yiyecek, şansım varsa yanında birde ufak çay içecektim. Fazla değil daha bir hafta önce resim dersinde kuşlar çiçekler çiziyor, flüt çalıyordum. ailenin anne babanın sevgisinden sıcacık kalplerinden bahsediyorduk. Yapayalnız kalmıştım. Bu zamana kadar hiç tatmadığım bir babanın şefkatine sular seller gibi hasrettim. Kapıdan babam gelecek verin lan yavrumu diyecek diye bekledim durdum. Ne gelen vardı ne de giden.

Çok korkuyordum.Yapacak bir şey yoktu. Büyükler ne derse doğruydu. Yapılmalıydı. Bize böyle öğretilmişti. Bu kaçıncı teslim edildiğim yerdi sayısını unutmuştum. Tecrübeliydim biraz. Fazla acı çekmemek için kendimce bir slogan bulmuştum. Askerliğimi de bu şekilde bitirmiştim. Burada doğdum burada öleceğim. Yaşım itibariyle büyük laflardı bunlar ama artık hayat bizi pişirmiş kavurmuş dağlamıştı. Zengin yada fakir. Evlerinde bir tas sıcak çorbası olan,içlerinde bir gram dahi olsa sevgi şefkat tomurcukları barındıran aile ve çocuklarının hiç görmedikleri ömür boyunca da görmeyecekleri, kıyısından kazayla bile geçmeyecekleri İstanbul'da bir sanayi sitesiydi burası.

Sitenin en alt katında mahşerin son halkalarıydık. Bitmiş tükenmiş insanların vermemek için direndikleri umutları ve hayalleriyle beslenen kocaman makinalar çalışırdı burada. Dağları taşları isyan ettirecek gürültü çıkardı.

En koyu arabeskler bu gürültüye alttan ince bir fon yapardı. Zenci aletinden tıpa yapsan yine fayda etmezdi. Öldür Allah su akmazdı tuvaletlerde. Götünde bir karış bokla kalkardın heladan. Yıllanmış keskin sidik kokusu en ücra köşelere kadar ulaşırdı. Bir nefes çektin mi turp gibi olurdun. Kenef duvarları ve kapıları boklu hat sanatının son örnekleriyle doluydu. En baba hat ustasının bile kafası karışırdı bu motifler karşısında.

Bu sitenin kendine has yaşanmışlıkları ve kuralları vardı. Uyku diye bir şey yoktu. Yorulan insan ayıplanırdı. Kopan parmak kol ve bacak düştüğü yerde kalır kimse oralı bile olmazdı. Kaderin sillesini tokadını yemeyen insan adam sayılmazdı. en ufak bir tartışma büyük hasarlı geçerdi. Erkek adam çeker vururdu. Yaş on üç ise,eşek kadar adam olmuş, vericen bunun sırtına yükü denirdi. Düz yürüyen bir adama rastlanmazdı burada. Acıdan yorgunluktan iki büklüm olmuş herkes notürdamın kamburu gibiydi. Kamptaki esirler gibiydik. Kimse buradan çıkış olmayacağını çok iyi biliyordu.

Bugün cumartesiydi. Bizim semtinin pazarıydı. Garip Annem dört gözle haftalığımı bekliyordu. İnsan olarak kalmak hayatını idame ettirmek oldukça zordu. En zoru da buralarda çocuk olmaktı. Siteye yürüyerek geliyordum. Yolda oynayan çocukları, onları sevgi yağmuruna tutan ailelerini görüyordum. Çöktükçe çöküyordum.

Kader kısmet talih şans hepsini sözlükten silmiştim. Okullar tekrar açılmış Orta birinci sınıfa başlamıştım. Sevinememiştim.

Uzaktan akrabamız Cevdet amca sığıntı olarak yaşadığımız gecekonduya gelmişti. Hurdacılık yapıyormuş. Yine boku yemiştim.

Okul çıkışları ve önümüzdeki yaz tatilinin adresi şimdi den belli olmuştu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

11/4/2008 · Kategori: Roman_Hikaye_Oyku_Tiyatro

                    Nazım-Nesir

 

Felsefe hocası: -Bu hanıma nazımla mı yazmak istiyorsunuz?

M. Jourdain: -Hayır hayır nazım istemez.

Felsefe hocası: -Nesir mi olsun istiyorsunuz?

M. Jourdain: -Hayır ne nazım isterim ne de nesir .

Felsefe hocası: -İyi ama, ya nesir olacak, ya da nazım.

M. Jourdain: -Neden?

Felsefe hocası: -Çünkü efendim, meramını anlatmanın nesirle nazımdan başka   

şekli yoktur .

M. Jourdain: -Nazımla nesirden başka bir şekil yok mudur?

Felsefe hocası: -Nesir olmayan söz nazımdır; nazım olmayan söz de nesirdir.

M. Jourdain: -Ya konuşulan şey nedir?

Felsefe hocası: -Nesir.

M. Jourdain: -Ne? Şimdi ben ''Nicole, terliklerimi getir, gecelik takkemi de ver''

diyecek olsam bu nesir midir?

Felsefe hocası: -Evet efendim.

M.. Jourdain: -Demek kırk yıldan fazladır bilmeden, farkında olmadan nesir

söylüyorum, bana bunu öğrettiğiniz için size çok minnettarım.

 

Moliere, Kibarlık Budalası, Perde II, sahne VI.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

11/4/2008 · Kategori: Roman_Hikaye_Oyku_Tiyatro

Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annabell Lee
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni

O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabell Lee
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırlardı bizi

Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabell Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni

Mezarı ordadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi -
Evet - Bu yüzden (şahidimdir herkes
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece bulutunun rüzgarından
Üşüdü gitti Annabell Lee

Sevdadan yana, kim olursa olsun
Yaşça başça ileri
Geçemezdi ki bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabell Lee

Ay gelip ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabell Lee
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabell Lee
Orda gecelerim, uzanır beklerim
Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim
O azgın sahildeki
Yattığın yerde seni

EDGAR ALLAN POE
Çeviri: Melih Cevdet Anday

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

11/4/2008 · Kategori: Roman_Hikaye_Oyku_Tiyatro

  Sanatçı gerek çocukluk döneminde,gerek daha sonraki dönemlerde günlük hayatı yaşamakta acemidir.Pratik kafadan yoksundur.Haklarını ve çıkarlarını korumakta başarısızdır.Öğrenciise hocanın,memur ise amirin gözüne girmeyi bilmez.Manen ve maddeten lokmalarını hep başkalarına kaptırır.O çocukluk çağında bile ancak halen çevresinden uzaklaştığı  ''kaçış'' sonucu başka dünyalara göç ettiği zaman gerçek hayatını yaşar ve mutluluğu tadar.

   Ressamlığa eğitimi varsa ,o bir renk ve çizgi denizinde yüzer.Mevsimin durumuna ve günün saatine göre renk ve çizgilerin,bir an için bile olsa,belirli bir şekilde birleşmesi karşısında o derin zevki duyar,keninden geçer.Nasıl ki insanın tabiatı bozması neticesinde meydana gelmiş çirkinlikler ve zevksizlikler onu son derece rahatsız eder.

    O bir müzisyen olacaksa,dünya onun için ses ve ritim denizidir,sonu gelmeyen bir konserdir.Ona dereler ayrı,yapraklar ayrı,elektrik telleri ayrı bir şarkıyı söyler.O gecenin sessizliği içinde kimsenin duymadığı bir ninniyi dinler.

   Yok bir hikayeci veya romancı olacaksa,sanki dünya bir tiyatro sahnesi imiş de o seyirci koltuğunda yerini almış gibi,bakar bakar,kendisini unutarak,başkalarının hayatını seyreder.Seyrettiği insanların sevinçlerini ve acılarını da kendi içinde yaşar.İnsan ruhunun sırlarına erdiğini düşündüğü için bir manevi zenginlik,bir dolgunluk hissi duyar.

 

                                                                        ADİLE AYDA

                                                                    ( Bir Demet Edebiyat )

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!